ÖZEL NESLİN DEĞİŞEN SESİ OKULLARI'NIN DÜZENLEMİŞ OLDUĞU TUVALDEN KALEME ŞİİR VE ÖYKÜ YARIŞMASI NDA 8. SINIF ÖĞRENCİMİZ YERAN ŞEŞETYAN, SOYU TÜKENEN BALON İSİMLİ ÖYKÜSÜYLE 3. OLDU.

Özel Neslin Değişen Sesi Okulları'nın düzenlemiş olduğu "Tuvalden Kaleme Şiir ve Öykü Yarışması"nda 8. Sınıf öğrencimiz Yeran Şeşetyan," Soyu Tükenen Balon "isimli öyküsüyle 3.lük ödülüne layık görüldü. Öğrencimizi tebrik eder başarılarının devamını dileriz.
SOYU TÜKENEN BALON
Yıl 2049. Burak, Mert, Kerem ve Eylül’ün benim için verdiği mücadele anlatacağım. Peki, ben kim miyim? Biri değilim, kırmızı bir balonum. Siz bu öyküyü okurken elde edilmesi çok kolay sıradan bir şey, ama 29 yıl sonra öyle mi ? Değişen teknoloji, üretim ve tüketim şekilleri, küresel ısınma, hepsi dünyayı öyle bir hale getirdiler ki tüm dünyada sadece bir kırmız balon kaldı ve o da benim…
9 yaşında olan bu dört arkadaş içinden Eylül aralarında en zeki olanı ve Safari adında bir köpeği var. Mert çizgi romanları çok sever, hayal gücü çok geniştir. Kerem ise burslu bir basketbolcu, çok yetenekli ve cesur bir çocuk olarak tanınır. Burak da ailesinin çekingen ve korkak tek çocuğudur. Son olarak ben de gül kırmızısı bir balon.
Okulların kapanmasına üç gün kala, bu dört arkadaş geçmişte geçen hikâyelerde ve filmlerde gördükleri balonların hala var olup olmadığı hakkında tartışıyorlardı. Balonlar, onlar için bir nevi günümüzün soyu tükenmiş hayvanları gibiydi. Kerem ve Burak artık var olmadıklarını, Eylül ve Mert ise var olduklarını savunuyordu. Eylül, “Peki, aramaya ne dersiniz?” dedi. Burak “Saçmalamayın.” dedi. Bu fikir Kerem’i heyecanlandırdı.“Peki, o zaman yaz tatilinin ilk günü erkenden çıkıp arayalım.” dedi Mert. Eylül, Safari’yi de yanlarına almak kaydıyla teklifi kabul etti. Başta tereddütleri vardı, ama sonunda uzlaşmaya vardılar. Okulun son günü, hepsi teker teker ebeveynlerinden bir bahaneyle izin aldılar. Eşyalarını hazırladılar ve yola çıkmadan bir gün önce Burak’ın evinde toplanıp balonlar hakkında araştırma yaptılar. Geçmişte, İstanbul’da bulunan, şu an terk edilmiş balon fabrikalarını tek tek araştırdılar. Bazılarının binası yıkılmış, bazıları başka firmalar tarafından satın alınmış. Beş saat süren araştırma sonunda sadece bir tane, eskiden balon üreten, şu an terk edilmiş halde bir fabrikanın adresini buldular. Evlerine biraz uzaktı, ama bir şekilde oraya gideceklerdi.
Ertesi sabah, güneş ışınlarını süzen kubbenin altında, daha evvel buluşup konuştukları yerde toplandılar, sırtlarındaki çantaları kontrol edip yola koyuldular. Evvela havaraya bindiler, sekiz durak gittikten sonra inip şehrin dışına, güneş ışınlarını izole etmeyen yere giden toplu taşıma aracına bindiler. Son durakta indikten sonra artık tek tük insanın olduğu, genellikle evsizlerin kaldığı, kullanılmış robotların atıldığı atık toplama alanından geçip ışın bisikletlerinin olduğu noktaya geldiler. Bineceklerdi, ancak paralarının dönüş yolculuğuna bile zor yeteceğini fark ettiler. Binmekten vazgeçip, yürümeye devam ettiler. Yirmi dakika sonra, fabrikaya ulamışlardı. Bina, eski kartpostallardan fırlamış gibi tam karşılarında duruyordu. Eski, yıpranmış, bazı yerleri yıkılmış, duvarları çatlamıştı. Binanın iki temel bölüme ayrıldığı söylenebilirdi. Hemen önlerindeki yapı dört katlı, ikinci kattan itibaren küçük ama bol pencereli bir yapıydı. Kırmızı çatısı yıkık, gri renkli duvarları yer yer büyük sarı lekelere kirlenmişti. Hemen bitişik sol kısım, iki katlı ve yayvandı. Eylül, bu kısmın depo olabileceğini söyledi. Her iki bölüme bitişik koca bir baca uzanıyordu gökyüzüne. Bina bir bütün olarak son derece korkutucuydu. Burak’a bu kadarı dahi yetmişti. İçeri girmeye hiç niyeti yoktu. Burak’ı ikna etmek zor oldu.
Binanın düzgün bir girişi yoktu. Beton yıkıntıların arasından zorlanarak içeri girdiler. İçerisi karanlıktı, biraz ilerledikten sonra, fenerlerini yakıp çevreye bakınmaya başladılar. Duvarlarda prizma boyadan yapılmış grafitiler, yazılar ve kim bilir hangi sokak sanatçısının elinden çıkmış değişik resimler gördüler.
Burak bir tahtaya takıldı. Tahta yerinden fırlayıp bir camı kırdı. Rüzgar sesiyle birlikte içeri girdi. Mert üşümeye, Kerem korkmaya başladı. Artık geri dönmeye karar verdikleri an, Safari havlamaya başladı ve köşedeki büyük kutuları işaret etti. Merak edip, baktıklarında, içinde patlayıcı madde olduğunu fark ettiler. Hemen dışarı doğru koşmaya başladılar ve binayı terk ettiler. Eylül telefonundan, daha detaylı araştırınca binanın, balon fabrikası olduğunu sonra bir süreliğine kaçak patlayıcı maddelerin depolandığı bir yer olduğunu öğrendi. Hepsi de yorulmuş, korkmuş ve maceraya doymuştu.
Umutlarını kaybedip eve doğru yürümeye başladıklarında yolda masmavi gökyüzüne doğru yükselen gül kırmızısı balonu gördüler. Bu balon bendim işte. Onların sayesinde sıkışıp kaldığım binadan uçmayı başarmıştım. Belki yıllardır buradaydım ve bu bina terk edildiğinden beri ilk kez insan yüzü görüyordum. Eğer onlar gelmeseydi ve Burak korkak olmasaydı, tedirgin yürümeyecek, beni sıkıştırıp duran tahta parçacığını yerinden kımıldatmayacak, ben de sıkışıp kaldığım yerde ölüme mahkûm kalakalacaktım. Onların beni görmelerine sevinmesi kadar ben de onları gördüğüme sevinmiştim. Üstelik hem onları hem gökyüzünü görmüştüm. Ama bir sorun vardı, içimdeki helyum gazından olsa gerek yerçekimine ayak uyduramıyor, gökyüzüne doğru yükseliyordum. Eğer sesim olsaydı “İmdat, beni kurtarın!” diye bağıracaktım. Neyse ki ben tahtadan kurtulmuştum, onlar da patlayıcı olan binadan çıkmışlardı. Birbirimizi görmenin mutluluğunu yaşıyorduk. Beni yakalamak için bir anda koşmaya başladılar. Çocuklar ve Safari koşarken, ileride güvercinler de bir anda gökyüzüne doğru kanatlanmaya başladı. Yorulmuş ve heyecanlanmışlardı, durup nefeslendiler. Hep birlikte benim gökyüzüne sonsuzluğa doğru süzülüşümü izlediler… Onlar, benim gerçek hikâyemi bilmiyorlar, doğrusu ben de onlarınkini… Ama hayal kurmak, o kadar güzel ki… Keşke Eylül ipimi yakalasaydı.
8 A
YERAN ŞEŞETYAN