7-A SINIFI ÖĞRENCİLERİMİZDEN AKSEL İSKENDEROĞLU, NOTRE DAME DE SİON VAKFI ÖZEL NDS ORTAOKULU'NUN DÜZENLEDİĞİ "TUVALDEN KALEME ÖYKÜ VE ŞİİR YARIŞMASI"NDA ÖYKÜ DALINDA 1.LİK ÖDÜLÜ ALMIŞTIR. ÖĞRENCİMİZİ TEBRİK EDER, BAŞARILARININ DEVAMINI DİLERİZ.

7-A SINIFI ÖĞRENCİLERİMİZDEN AKSEL İSKENDEROĞLU, NOTRE DAME DE SİON VAKFI ÖZEL NESLİN DEĞİŞEN SESİ ORTAOKULU'NUN DÜZENLEDİĞİ "TUVALDEN KALEME ÖYKÜ VE ŞİİR YARIŞMASI"NA GÖNDERİLEN 160 ÖYKÜ VE ŞİİR ARASINDA "HÜZÜNLÜ BİSİKLET" İSİMLİ ÖYKÜSÜ İLE ÖYKÜ DALINDA 1.LİK ÖDÜLÜ ALMIŞTIR. ÖĞRENCİMİZİ TEBRİK EDER, BAŞARILARININ DEVAMINI DİLERİZ.

HÜZÜNLÜ BİSİKLET
 
Bakmayın üzgün ve yalnız gözüken halime. Ben yıllarca en güzel sahil semtlerinden biri olan Anadolu Kavağında yaşadım. İçinden her zaman neşeli sesler, gülen kahkahalar yükselen kalabalık bir ailesi olan, iki katlı bir evin Peugeot marka bisikletiyim. Evet yanlış duymadınız ben bir bisikletim. Normal bir boyum var. Normal derken küçükler için büyük, büyükler için de ideal. Sağ taraftaki pedalımda geceleri yanan bir ışık, gövdemde renkli çıkartmalar ve birtakım çizikler var. Ne çiziği diye sorarsanız, arada bir bizimkilerle yuvarlanıyoruz. Ön tekerimde bir yama var. Köpeğimiz Kont sağolsun tekerimi ısırmıştı, bizimkiler de yama yaptırdı. Gidonumda kaliteli bir fener ve antika bir zil var. Fenerim arada bir bozuluyor numarası yapsa da aslında sadece bisiklet sürülürken yanıyor. Elektriğim insan gücü. Onların pedalıma basıp ilerlemem beni sevindiriyor. Gerçi ilk başlarda zorlanıyor tekerlerim dönerken. Sonra işler yoluna giriyor. Neyse ben sürülmeyi seviyorum. Umarım sürenler de sürmeyi seviyordur. Lafı uzatmayayım klasik bir bisikletim işte. Hani şu vites sistemi olmayan ilk bisiklet türlerinden. Ama tekerlerim incecik. Bu yüzden sanki yarış bisikletiymişim gibi hava attığım günler oldu.
 
Ahmet Bey, eşi Ayla Hanım, çocukları Efe, Hakan, Ayşe ve ara sıra da kedilere havlayan köpeğimiz Kont. Hepsi benim ailemdi. Yıllarca hepsiyle teker teker gezdik, eğlendik. Mahallemize pazar kurulduğu günler Ayla Hanım’la Pazar alışverişi yapardık. Her Pazartesi günü pestilimi çıkartıyordu. Ispanak ve lahanayla kardeş olmuştuk. Hele bir de akşama misafir varsa siz düşünün o iki tekerimin halini. Ayla Hanım her şeye rağmen şefkatli sesiyle gidonumun boğazını okşayarak ‘’Sen olmasan ben ne yapardım!’’ deyip gönlümü alırdı. İnce tekerlerimin havasına baktığını söyleyemem. Bu iş Ahmet Bey’in bir de Efe’nin göreviydi. Bazen Ahmet Bey’le balığa gittim. Hatta köpeğimiz Kont sevimli bir yavruyken, önümdeki sepette bize eşlik ediyordu. Durun size balığa gittiğimiz bir gün başımıza gelen bir olayı anlatayım. Ahmet Bey, sabah güneşi henüz başını göstermeden beni ve Kont’u almıştı. Oltasını ve balıklar için hazırladığı kovasını benim seleme koymuş ilerliyorduk. Çok güzel bir İstanbul günüydü. Pazar sabahı olmasına rağmen arabalar sahilin kenarındaki yola yavaş yavaş çıkmaya başlamıştı. Ahmet Bey beni itina ile sürüyordu. Ahmet Bey tam bir İstanbul Beyefendisi idi. Pedallarıma basarken bile çok saygılı davranıyordu. Pedallarıma ani basmıyor, ben de aheste aheste ilerliyordum. Sahile vardık. Sahil kalabalık değildi. Ama ıssız da değildi. Birkaç insan banklarda oturmuş denizi seyrediyordu. Bir iki kadının sabah sporu yaptığını gördüm. Bizden önce gelip balık yakalanabilecek en iyi yeri seçen usta balıkçılar yerini almış, Ahmet Bey ve ona benzer arada sırada balık tutanlar ise kalan yerlerde balık tutmaya hazırlanıyordu. Ahmet Bey üstümden indi. Beni bir direğe yasladı. Oltasını hazırladı, yemini taktı ve denizin ortasına fırlattı. Şansı yaver gitmişti hemencecik oltaya geldi balıklar. Oltayı çekti, balıkları kovaya koydu. Üzerlerine su ekledi. Balıklar müthişti. Ben balıkları seyrediyordum. Kont ise tuttuğumuz balıkları kedilerden koruyordu. Bir anda bir kedi göründü. Kont onun peşinden koşarken bana çarptı ve Kont ile birlikte suyu boyladık. Su soğuktu. Kont’un korkusu benim çaresizliğim, Boğaz’ın mavi ve serin suları… Bizim suda bıraktığımız ve hemencecik kaybolan dalga hali… Bana bir şey olmazdı doğrusu. En fazla sular yüzünden paslanırdım. Sonra denizin dibinde yaşa yaşayabildiğin kadar. Kont’a üzülmüştüm. Suda çırpınıyor, adeta kurtarılmayı bekliyordu. Çok enteresan. Bu hayvanlar doğuştan yüzmeyi biliyor işte. Yüzüyordu Kont. Boğazın akıntısı yüzmesini zorlaştırıyordu. Ahmet Bey, bizim yuvarlanıp Boğaz’ın serin sularında çırpınışımızı görünce hiç tereddüt etmeden elbiseleriyle suya atladı. Büyük bir cesaretle önce Kont’u kurtarıp sahile attı. Sonra tekrar daldı. Beni diplere varacakken çekip aldı. Beni karaya fırlattıktan sonra kendisi de denizden çıktı. Nefes nefeseydi. Etraftakiler koştular. Elbise havlu ne buldularsa sardılar Ahmet Bey’i. Benim üzerimden sular akıyordu. Yarım saat geçince beni, Kont’u, Ahmet Bey’i bir arabayla alıp eve bıraktılar. Akşama doğru Efe paslanmayayım diye beni kurutup, yağladı. Fenerimi kontrol etti. Yanmıyordu. Bisiklet tamircisine yollandı. Bisiklet Tamircisi Hüseyin genç bir adamdı. İçimi dışımı kontrol etti. Yamulmuş jantlarımı bir aletle düzeltti. Bana yeni bir fener taktı. İşi bittiğinde cillop gibi olmuştum. Bayramlıklarını giymiş çocuklar gibiydim, öylece vardık Efe’yle eve…
 
En komik ve heyecanlı anılarım ise Efe’nin kız arkadaşı ile gizlice buluştukları zamanlardı. İkisini taşımak zor oluyordu ama yine de eğlenceliydi. Ayrıca nereden buluyorlarsa bilmiyorum çok dar, engebeli, patika yollar kullanıyordu Efe. Haliye tekerlerim iflas… İyi ki az görüşüyorlardı.
 
Kardeşlerden ortanca olan Hakan ise, bende biraz heyecan ve korku yartıyordu. Ne zaman birlikte gezsek, yollarda hep bir yarışın içinde buluyordum kendimi. Eve zar zor dönüyorduk. Bir seferinde yarışı birinci bitirdik ve Hakan ellerini bırakıp sevinç hareketleri yaparken dengemizi kaybettik. Sonra da bir çamur birikintisinin içine düştük. Eve gelince hem beni hem kendini yıkadı. Ayla Hanım’ın sesini duydum. Hakan’a çok fena fırça atıyordu.
 
Ayşe ise daha ufaktı ve boyu yetmiyordu. Her gezintimizde birlikte devriliyorduk. Herkesin gözdesiydim ve hepsiyle ayrı bir bağım vardı. Çok uzattım biliyorum ama söylemeden edemeyeceğim bazı zamanlar eve acil ilaç bile taşıdım. Öyle günlerde tıpkı bir ambulans gibi, zilimi çala çala ve hızla sürerlerdi beni. Kışın yağmurlu ve karlı günlerde ise yan gelip yatıyordum. Hep yaz gelsin istiyordum. Çünkü yaz sıcak, renkli, mutlu ve neşeliydi. Bu güzel günlerimiz Ahmet Bey’ in işlerinin iyileşmesiyle sona erdi. Bazıları için iyi olan olayların bazıları için kötü olaylara dönüştüğünü de o zaman öğrendim.
 
Ahmet Bey mesleğinde çok başarılı bir iş adamıydı. Bilgisayar parçaları satan bir dükkânı vardı. Bir anda işleri daha iyi olmaya başladı. Önce dükkândaki eşyaları çoğalttı. Yetmedi yeni bir dükkân açtı. Derken bir dükkân daha. Sonra o talihsiz gün geldi. Ahmet Bey, yepyeni simsiyah bir arabayla evin önüne geldi. Bahçenin kapısından içeri girdiğinde bana bakacağını sandım. Bakmadı. Doğruca eve girdi. Ben ağacın dibinde Ayla Hanım’la sohbetlerine kulak misafiri oldum.
- Yeni bir ev aldım, hayatım.
- Nerede?
- Merametciyan Rezidansı’nda. İstanbul’un her yerini görüyor.
- Hayatım, çok iyi yapmışsın.
- Bu hafta taşınıyoruz.
Bu konuşmanın benim hayatımın en kötü anı olacağını nereden bilebilirdim ki! Bir hafta hemencecik geçmişti. Eve bir tır yanaştı. İçinden birkaç hamal çıktı. Evdeki eşyaları teker teker yüklemeye başladılar. Ben bir haftadır, aynı yerde aynı ağacın altında bekliyordum. Evdeki eşyaların tümünü yüklediklerinde sıra bana gelmişti ki hamalın biri yanıma yaklaştı. Ahmet Bey hamala “Onu almıyoruz.” dedi. Bu cümleyi duyunca dünyalar başıma yıkılmıştı. Ayşe beni almayacaklarını öğrenince babasına “Lütfen alalım onu da.” diye yalvardı. Ahmet Bey “Kızım, sana yepyeni ve senin boyuna uygun bir bisiklet alırım.” dedi. Ayşe “Ama onu çok seviyorum.” derken bana sarılmıştı bile. Galiba sadece Ayşe ile vedalaştım. Annesi, Ayşe’nin elinden tutarak araca götürdü. Tır hareket ettiğinde o cıvıl cıvıl ev sessizliğe bürünmüştü.
 
Yalnızlığın ne acı bir şey olduğunu o günden sonra daha iyi anladım.
 
Evet, yalnızlık hayattaki en acı şeydi ve bunu maalesef sevdiklerimden ayrılarak öğrendim. Evin bahçesinde bir köşede öylece kalakalmıştım.
 
Yalnızlık renksizlikti. Hiçbir yaşam belirtisi vermeyen bir renksizlik. Yalnızlık korkuydu...
 
Fakat yalnız bile olsak, yine de hayata tutunacak bir şeyler bulmalıyız. Hep bir umudumuz olmalı yaşama dair. Benim de umudum, bu gri günleri geride bırakıp, ilkbahar ve yaz aylarının gelmesiyle renkleri görebilmek. Belli mi olur, belki yeni arkadaşlar edinirim. Aradan aylar geçti. Ne gelen vardı ne giden…
 
Bir de baktım ki soğuk ve gri kış günleri geride kalmış, aylar sonra renkli ve güzel kokulu bahar günleri geri gelmişti. Her tarafta rengârenk çiçekler açmıştı. Yaz mevsimi gelmesine rağmen yalnızlığı tüm metal parçalarımda hissediyordum. Renk sadece mevsimler değil insanlardı.
 
Sonra bir gün kapıda upuzun bir nakliye aracı durdu. Aracın hemen arkasından da bir otomobil geldi. Gelenler kocaman bir aileydi ve galiba bizim evin yeni sahipleriydi. Kafamı kaldırdım. Hafif paslanmış jantlarımda yaşam belirtisi oluştu. Merakla bana bakan bir çift göz gördüm önce. Sonra yüzünü gördüm. Sapsarı saçları, mavi gözleri olan 10-11 yaşlarında bir kız bana doğru geliyordu. Bana bakarken gülümsedi. Ona tüm içtenliğimle sarılmak istedim.
 
Lafı fazla uzatmadan, sizi de fazla merakta bırakmadan söyleyeyim ki şu an en az eskisi kadar mutlu ve yeni ailesinin gözdesi bir bisikletim.
 
 
Aksel İSKENDEROĞLU